17 Mart 2014 Pazartesi

Koltuk


Koltuk filmini, 12. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nde izledim. Film, oyuncu olarak tanıdığımız Meltem Parlak’ın ilk yönetmenlik denemesi. Parlak, yönetmenliğin yanında filmin senaryosunu yazıp birde baş rolünde oynamış.

Koltuk için, her yönüyle kadın eli değmiş bir film diyebiliriz. Bunu filmin konusundan, anlattığı öykünün taşıdığı kaygıdan, müziğinden, diyaloglarından anlamak mümkün. “Koltuk” hikayede, hem Meryem’in evliliği kötüye gitmeye başladığından beri evde bir nevi ikinci ev durumunda bulunan kocasının“kirli” koltuğuna, hem de psikolog odasında Meryem’in oturduğu yeni bir hayata (yeni ev) kapı açan terapi koltuğuna işaret ediyor.

Filmde kocası tarafından aldatılmış, boşanma sürecindeki bir kadının hikayesi anlatılıyor. Biz de hikayeye, Meryem’in terapi seansları ile şahitlik ediyoruz. Meryem kırılgan bir kadın ve henüz yalnız kalmaya hazır değil. Boşanmayı bir tür “mutlak yalnızlık” olarak görüyor. Böylece toplumun, boşanmış kadın için çizdiği şablonu kabul etmiş oluyor. Bir seansta psikologunun nasılsın sorusuna “Dulum” diye cevap vermesi bu yaygın ön kabulün esprili bir örneğiydi.


Seanslar sırasında Meryem’in, çocukluğundan beri hep “korunma ihtiyacı” duyduğunu öğreniyoruz. Babasının şakayla karışık dövülecek adam var mı diye sorması onu rahatlatıyor. Fakat yetişkin olduğunda babası, dövülmesi gerektiğini düşündüğü hiçbir adamı dövmeyince bu kırılgan isteği gerçeklerle buluşuyor. Eşinin onu aldatması da korunma ihtiyacının yarattığı evcil huzuru yerle bir ediyor.

Meryem’in yalnızlığını gidermek için flörtleşmeyi seçtiği ilk kişi de tahmin edilebileceği üzere psikologu oluyor. Filmde bu flörtleşme mizanseni bir hayli keyifli yaratılmış. Özellikle Meryem’in Amerika’dan verdiği hasta doktor ilişkisi örneği görülmeye değerdi.

Meltem Parlak yalın ve samimi oynamış. İrfan Kangı ise Parlak’ın yanında inandırıcılıktan biraz uzak kalmış.


Parlak, filmin senaryosunu 3 ay gibi bir sürede yazmış. Filmini de 4 günde çekmiş. Ben senaryonun kadın dünyasına muzip yaklaşımını ve gerçekçi diyaloglarını sevdim. Filmin pek çok yerinde kahkahayla karışık güldüm.


Koltuk, bir “ilk film” olarak hiç fena sayılmaz. Yüzünüzden tebessümün eksik olmayacağı bir film. Meltem Parlak’ın yeni projeleri için takipte olacağım.

İyi seyirler dilerim.



Filmin Künyesi

Filmin Adı: Koltuk
Yönetmen:
Meltem Parlak
Senaryo:
Meltem Parlak
Oyuncular:
Meltem Parlak, İrfan Kangı
Yapım:
2013

19 Ocak 2014 Pazar

American Hustle

Altın Küre’den 3 ödülle dönen American Hustle(Düzenbaz), 10 dalda adaylık alarak Oscar yarışındaki iddiasını kanıtlamış bir kara komedi olarak karşımızda. Yönetmen koltuğunda en son Silver Linings Playbook ile karşımıza çıkan David O. Russell oturuyor.

Film; politikacıların, iş adamlarının, mafyanın içinde olduğu 1978 tarihli bir FBI operasyonunu konu alıyor. David O. Russell gerçek olaylara dayanan bu hikâyeyi sinemanın ona verdiği yetkiye dayanarak kurgusu, müziği, oyunculukları, sanat yönetimi, kostümleri ile temposu yüksek ve başarılı bir seyirliğe dönüştürmüş.
American Hustle’ın karakterlerini, profesyonel düzenbaz Irving Rosenfeld(Christian Bale), yeni bir hayat arayışındaki Sydney Prosser(Amy Adams), kaçık FBI ajanı Richie DiMaso(Bradley Cooper) ve başı tırnaklarıyla dertte olan nevrotik ev kadını Rosalyn Rosenfeld(Jennifer Lawrence) oluşturuyor. Dört ismin de oyunculukları ayrı ayrı takdiri hak ediyor.
Russell, hayatta kalma üzerine bir film yapmış. Vurguladığı temel düşünce ise “Hayatta kalmak sonu gelmeyen bir mücadeledir.” Dört karakterin de hayatla ve kendileriyle bir dertleri var. Irving, henüz çocukken cam kırarak ilk adımlarını attığı düzenbazlığı kredi dolandırıcılığı, sahte sanat eseri ticareti gibi işlerle sürdürmeyi seçmiş. Film boyunca bu hayatta kalma mücadelesi mizah ögeleriyle güçlendirilmiş bir akışla işleniyor. Bir başka önerme de Amy Adams’ın dudaklarından çarpıcı bir şekilde duyduğumuz “İnsan, inanmak istediğine inanır.” Öyle ki, Irving ve Sydney finalde başka bir varoluş mümkün diyerek düzenbazlığa veda ediyorlar.

Filmin,  Irving’in takma saçıyla kelini saklamaya çalıştığı sahne ile açılması izlenmek üzere olunan hikâyeye çok uygun bir giriş olmuş. Kostüm tercihlerine de değinmemek olmaz elbette. Düzenbaz, kostüm seçimlerindeki başarı ile bu daldaki Oscar heykelciğini kimseye bırakmayacakmış gibi görünüyor. Filmin sürprizi ise konuk oyuncu olarak karşımıza çıkan Robert De Niro.
American Hustle, 2 saati biraz aşan süresine rağmen düşmeyen temposu ve oyuncuların güçlü kompozisyonları sayesinde izleyiciyi yormayan bir yapım. Mart’taki Oscar yarışında neler yapacağını merakla bekliyorum.

Keyifli seyirler.



Filmin Künyesi
Filmin Adı: American Hustle
Yönetmen:
David O. Russell
Senaryo:
Eric Warren Singer, David O. Russell
Oyuncular:
Christian Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence
Yapım:
2013

27 Aralık 2013 Cuma

The Shop Around the Corner

Ernst Lubitsch’in son dönem klasiklerinden The Shop Around the Corner, 1940 yılına ait sıcacık bir romantik komedi. 90’ların unutulmaz filmi Tom Hanks ve Meg Ryan’lı “You've Got Mail” ın da ilham kaynağıdır.


Film, bir kitapçı dükkânında çalışan Klara (Margaret Sullavan) ve Kralik(James Stewart) arasındaki tatlı sert aşkı konu alıyor. Gazete ilanı aracılığıyla tanışan Klara ve Kralik'in, mektuplarında birbirlerine ilanı aşk ederken iş yerinde çekişmeleri filmin hikayesini oluşturuyor.


The Shop Around the Corner’ı  iyi bir klasik yapan pek çok nokta var. En başta usta yönetmen Ernst Lubitsch’in aşk anlatılarındaki başarısı geliyor. Lubitsch’in, nezaket dolu mizahı seyir keyfi veriyor. James Stewart ve Margaret Sullavan çiftinin beyazperdedeki birliktelikleri burada da başarıyı yakalamış.“The Wizard Of Oz” hayranlarının hemen hatırlayacağı Frank Morgan da dükkan sahibini canlandırıyor. Buradaki kompozisyonu bana Hulusi Kentmen'i hatırlattı. 

40’ların Amerika’sına gidip bir Noel arifesine misafir olmak isterseniz The Shop Around The Corner’ı tercih edebilirsiniz. Ben, aralıkta izlenebilecek filmler listeme dâhil ettim bile.



Filmin Künyesi
Filmin Adı: The Shop Around the Corner
Yönetmen: Ernst Lubitsch
Senaryo: Samson Raphaelson, Miklos Laszlo
Oyuncular: James Stewart, Margaret Sullavan, Frank Morgan
Yapım: 1940

30 Ağustos 2013 Cuma

Lore

Lore, Türkçe adıyla “Savaşın Gölgesinde” Avustralyalı yönetmen Cate Shortland’ın ikinci uzun metrajlı filmi. İlk uzun metrajı Somersault(2004) filmi ile heyecanlandıran Shortland, Lore filmi ile bu heyecanımızın yersiz olmadığını kanıtlıyor.
Geçtiğimiz hafta Beyoğlu Sineması’nda izlediğim Lore, 2012’de yabancı filmler kategorisinde Avustralya’nın Oscar adayıydı. Bir 2. Dünya Savaşı filmi olan Lore, görmeye alıştığımız türden bir Yahudi hikâyesi değil. Odağını mağduriyetin öteki yüzüne çevirmiş bir film. Lore, bu yanıyla “savaşın kazananı olmaz “ sözünü haklı çıkarır gibi.  
Filmde, 40’ların Almanya’sına gidiyor sıradan bir Nazi ailesinin evine konuk oluyoruz. Filmin giriş bölümünde karakterlerin ruhsal sunumu yapılırken hikâyenin çerçevesi çizilmiş. Girişi izleyen sahneler ise hikâyeyi yol filmine aynı zamanda bir büyüme hikâyesine dönüştürüyor. Babası asker olan Lore, Berlin’in alınması ve Hitler’in intiharı ile hiç hazırlıklı olmadığı yepyeni bir hayata uyanıyor. Baba tutuklanıp ardından anne de gidince dört kardeşinin sorumluluğu ile bir başına kalan Lore, büyükannesine gidebilmek için çetin bir yolculuğu atlatmak zorunda kalıyor.

Lore’un yolculuğuna eşlik ederken savaşın acımasızlığına, parçalanmış bir aileden arta kalan hüzne, inadına Yahudi düşmanlığına, olgunlaşma aşamasındaki genç bir kızın ilk cinsellik kıpırtılarına, katı Alman disiplinine ve her şeye rağmen, hayat veren bir kuvvet olan yaşam sevgisine tanık olabilirsiniz. Yaşam sevgisi çünkü hüzün dolu bu filmin arkasında umut var. Shortland, başrole gencecik bir kızı koyarken ve onu inatla yaşatmaya çabalarken umudu yeşertiyor. Lore, finalde film boyunca değerli bir hazine gibi koruduğu ceylan biblosunu kırınca gencecik güçlü bir kadının doğuşu gerçekleşiyor. Öyle ki bu genç kadın artık kardeşlerine kol kanat gerebilen, onca yıkımdan diri ve daha dirayetli çıkmayı başarmış, karşısındaki son Nazi figürü olan babaannesinin yarattığı despotizme karşı durabilmiş bir kadın.
Shortland, zor bir filmin altından kalkmayı başarmış. Film, akıcı bir tempoya sahip olmasa da yönetmenin yakaladığı ritim seyir keyfini gölgelemiyor. Müzikler ve oyuncu seçimleri oldukça başarılı olmuş. Lore, karakterine hayat veren genç oyuncu Saskia Rosendahl gelecek vaat ediyor. Duruşu ve oyunculuğu bana Abbie Cornish’i hatırlattı. (Somersault filminin Heidi’si)

“Yönetmeni kadın olursa bir savaş filmi bile naif olabilir”i görmek isterseniz mutlaka izleyin derim. İzlerken  dantelli kameraların çoğalması umuduyla, film oynatıcınıza dantel sermeyi de ihmal etmeyiniz.  


Filmin Künyesi
Filmin Adı: Lore
Yönetmen: Cate Shortland 
Senaryo: Cate Shortland, Robin Mukherjee
Oyuncular:  Saskia Rosendahl, Kai-Peter Malina, Nele Trebs 
Yapım: 2012

12 Haziran 2013 Çarşamba

Otobüs

Otobüs, sinema kariyerine oyunculukla başlayan Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesidir. Okan’ın, diş hekimliğinden kazandığı parayla çektiği Otobüs’ü izlerken bir sinema aşığının elinden çıktığını anlarsınız. Düşük bütçeli ve amatör ruhlu bu filmde, ilk filmlere has o sıcak heyecanı duyumsarsınız. 
 Film, karlı bir sahneyle açılır. Bu çetin kar sahnesi gelmekte olan fırtınanın habercisi gibidir. Otobüs, İsveç’e iş bulma vaadiyle gelmiş dokuz adamın hikâyesini anlatır. Hikaye, ülkelerini aydınlık bir gelecek umuduyla terk eden bu dokuz adamın dolandırılıp bir otobüsle beraber terk edilmeleri ile gelişir.  Şoför gittikten sonra yabancı oldukları başka bir dünyada, ne yapacaklarını bilmeden hurda bir otobüse hapsolurlar. Otobüsün “Hurda”lığı ise,  hüznün başka bir boyutunu oluşturur. Bir sahnede otobüsle ilgili konuşan İsveç’li gençler böyle bir hurdayla yola çıkılmasına gülüp geçerler. Oysa o hurdayla yola çıkmak; dokuz adamın ortak hüznü, çaresizliği, yoksunluğu, umutları ve yoldaşlığıdır.

Otobüs özetle, kültür şokunu merkezine alan bir göç hikâyesi olarak okunabilir. Filmde sık sık yabancı düşmanlığı gerçeğiyle karşılaşırsınız. Tuncel Kurtiz’in suya düştüğü sahnede yanından geçen adamın yardım etmek yerine sadece “Pis herif” deyip uzaklaştığı sahne bir yerin yabancısı olma durumunu adeta karabasana dönüştürüyor. Fakat burada, Doğu-Batı çatışmasının ötesinde sınıf çatışmasının baskın olduğu görülebilir. Çünkü karşımızda sadece dokuz yabancı yok, dokuz yabancı “işçi” var. 
Otobüs, filmde bir yönüyle de sığınak olarak kullanılmıştır. Gün boyu ayrılmaya cesaret edemedikleri Otobüs’ten sadece gece çıkabilirler. Otobüs’ten ayrılmak durumunda kaldıklarında ise başlarına gelmeyen kalmayacaktır.  Tuncel Kurtiz’in arkadaşını kaybettikten sonra, karanlık Stockholm sokaklarında “Memet” diye bağırdığı sahne çaresizliğin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Bu sahne bana Bisiklet Hırsızları filminin finalinde, babanın insanın o kalbine dokunan tükenmiş bakışlarını hatırlattı.
Otobüs tepeden tırnağa bir hüzün geçidi değil. Filmin absürd bir mizahı var.  Bu mizah güzel bir doku yaratıyor. İşçilerin topluca “medeniyet” sınırları içinde, iskele kenarında denize işedikleri sahneyle, telefon kulübesindekiler sevişirken gizlice tuvalete girdikleri sahneyi tebessümle izledim.
Tunç Okan’ın yarattığı karakterler, filmin güçlü noktalarından birini oluşturuyor. Şoför karakteri, fırsatçı uyanık insan profilini güzel yansıtıyor. Fakat oyuncunun yarattığı dolandırıcı şoför biraz karikatür gibi duruyor. Öte yandan şoförün her fırsatta medeniyet vurgusu yapması bana çocukluğumdan hatırımda kalmış, kimi satıcıların sıklıkla tekrarladıkları “Avrupa malıdır!” cümlesini hatırlattı. Başta Tuncel Kurtiz olmak üzere bütün performanslar son derece yalın bir üslupla yaratılmış. Filmin müzikleri ise Zülfü Livaneli’ye ait. Livaneli’nin müzikleri filmin duygusunu tamamlıyor.

Uzun yıllar sansürlü kalan “Otobüs” önemli bir film. Uluslararası festivallerden ödülle dönen bu film zamanında Türk sansür kurulundan geçer not alamamış! Siz de Gezi Parkı direnişi için demokrasi ve insan hakları özlemi içindeyseniz, Otobüs’ün umut yolcuları ile ortak hisler paylaşabilirsiniz. İyi seyirler.

Filmin Künyesi
Filmin Adı: Otobüs
Yönetmen:
Tunç Okan
Senaryo:
Tunç Okan
Oyuncular:
Tuncel Kurtiz, Tunç Okan, Björn Gedda, Oğuz Arlas
Yapım:
1974
Süre:
75 dk.


4 Haziran 2013 Salı

Sex, Lies and Videotape

Soderbergh’in ilk dönem filmlerinden Sex, Lies and Videotape hatırlanmaya değer bir bağımsız. Film yayınlandığı yıl olan 1989’da, Cannes’dan büyük ödül Altın Palmiye ve James Spader’ın aldığı en iyi erkek oyuncu ödüllerini almayı başarmış.
Soderbergh bu filmi; dört ana karakterin evlilik, aile, seks, arkadaşlık gibi konulardaki tutumları ve oluşturdukları ilişkiler üzerine kurmuş. Bizi bu dört yetişkinle tanıştıran olaylar, yalancı avukat John Mullany’nin (Peter Gallagher) eski bir arkadaşı olan Graham’ın (James Spader), John ve eşi Ann’i (Andie MacDowell ) ziyaret etmesiyle başlar. Graham, Ann’i görür görmez ona kur yapmaya başlar. Fakat filmin klasik bir aldatma hikayesi olmadığını Graham’in iktidarsız olduğunu açıklamasından ve John’un, Ann’in kızkardeşi Cynthia(Andie MacDowell) ile ilişkisi olduğunu öğrendikten sonra anlıyoruz.

Film, karakter analizleri etrafında dönüyor. Filmin temel çatışma noktası ise ilişki ve yalan. Sex, Lies and Videotape bu iki durum bir araya geldiği zaman mutlaka ters giden bir şeyler olacağının pratiği gibi.
Bağımsız yönünden olacak;  Sex, Lies and Videotape cesur bir anlatıma sahip.  Filmin kardeşleri Ann ve Cynthia birbirine taban tabana zıt iki karakteri canlandırıyor. Abla Ann evli, eşine sadık ve “iffetli” bir genç kadın, öyle ki terapistiyle konuşmalarında anlattığı üzere mastürbasyon yapmayı dâhi hiç denememiş. Hatta mastürbasyon yaparsa onu dedesinin izlediğini düşünecek kadar seksten korkutulmuş. Seksin bir gereklilik olmadığına inanıyor. Tahmin edersiniz ki hiç orgazm olmamış. Cynthia ise özgür ruhlu, cinselliği ile barışık, barda çalışan ve yalnız yaşayan bir genç kadın. Kısacası bir tarafta aklı ve vajinası cinsellik karşıtı bir düsturla muhafaza edilmiş bir kadın, diğer tarafta ise “dışa dönük” üstelik ablasının kocasıyla sevişen bir kardeş. Tabi Cynthia ve John arasındaki bu sadece sekse dayalı ilişkinin arkasında Ann ve Cynthia’nın kökünün eskiye dayandığı belli başka bir mesele olduğunu görmek çok zor değil. Filmin erkekleri de en az Ann ve Cynthia kadar birbirlerinden farklılar. John bir avukat, takım elbiseli bir yalancı; Graham ise naif, düşünceli biri. Bir de film boyunca üstünden çıkarmadığı kot pantolunu ve siyah gömleğiyle 89 yılında beliren bir erken dönem hipsterı gibi görünüyor. Bu iki karakterin okul yıllarına dayanan arkadaşlıkları Graham’ın ziyareti ile noktalanıyor. Çünkü üzerinden geçen yıllar onları iki farklı insana dönüştürmüş.

Sex, Lies and Videotape’i bir evlilik eleştirisi olarak da okuyabiliriz. Graham, Ann’e evliliğini sorduğunda aldığı cevap “mutlu” beraberliğin tarifinden çok uzaktır. Ann sadece evliliğin kadına bahşettiği güvenli hayattan, sahip oldukları güzel evden ve John’un kariyerinden bahsetmekle yetinir. Beraberlik fikrine, biz’in varlığına sahip değildir. Belki de bu yüzden bir anda karşısında beliriveren bu gizemli yabancıya, karşı koyamadığı bir ilgi duyar.
Hikayede düğümleri çözen Ann’in aldatıldığını anladığı an oluyor. Ann, John’un onu kardeşiyle aldatmasına neredeyse hiç şaşırmıyor. Beri yandan bu durum onu Graham’a açılmak için cesaretlendiriyor. Tıpkı kardeşi gibi o da Graham’ın video kamerasına konuşuyor. İktidarsız Graham Ann’in buzlarını çözüyor ve Ann uyanıyor.

Soderbergh, karakter yaratmakta çok başarılı. Oyuncu seçimleri için de aynı başarıdan söz edebiliriz. Secretary filminin fetişist patronu James Spader,  o kendine has soğuk cazibesi ile Graham rolüne çok yakışmış. Her zaman saraydan kaçmış bir prenses olduğunu düşündüğüm Andie MacDowell da Ann karakterinin mahcubiyetini taşıyabiliyor. Laura San Giacomo zor bir rolün üstesinden gelmiş. Peter Gallegher yalancı koca rolünde zaman zaman abartıya kaçan mimiklerine rağmen kabul edilebilir.

Sex, Lies and Videotape bağımsız ruhu, gösterişsizliği, oyuncuları, soruları ve hoş finali ile izlenmeyi hak eden bir film. 

Filmin Künyesi

Filmin Adı: Sex, Lies and Videotape
Yönetmen: Steven Soderbergh
Senaryo: Steven Soderbergh
Oyuncular: Andie MacDowell, James Spader, Laura San Giacomo, Peter Gallagher
Yapım: 1989
Süre: 100 dk

21 Mayıs 2013 Salı

The Collector


Türkçe’ye “Korkunç Koleksiyoncu” adıyla çevrilen The Collector, John Fowles’ın aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Filmin yönetmeni, Hollywood’un altın çağının en önemli yönetmenlerinden biri olarak gösterilen William Wyler. Geniş bir filmografiye sahip olan William Wyler deyince akla ilk gelenler; Ben Hur, Roman Holiday, The Best Years of Our Lives gibi klasiklerdir.
The Collector ise, takıntılı bir bankacının güzel bir sanat öğrencisine duyduğu hastalıklı aşkı konu alıyor. Freddie Clegg’in (Terence Stamp) tek uğraşı kelebek koleksiyonculuğudur. Fakat bu uğraşı da onun hastalıklı iç dünyasının bir uzantısı olmaktan öteye geçemez. Bir gün aşık olduğunu düşündüğü Miranda’yı (Samantha Eggar) kaçırır. Böylece Freddie onu da kelebek koleksiyonuna dâhil etmiş olur. Başka bir deyişle bir tutsaklık hikayesi olarak kurgulanan olay örgüsü, asla kaçıran ve kurban arasında sıradan bir Stockholm Sendromu vakasına dönüşmez. Bu yanıyla gerçekçi bir anlatımdan söz edebiliriz.

 The Collector ‘un yönetmenin olgunluk eserlerinden biri olduğu söylenebilir. Bir edebiyat uyarlaması olan film, olabildiğince aslına sadık kalınarak çekilmiş. Yönetmen, tek mekânda geçen bu filmde, seyirciyi kaybetmeyen bir akış yakalamayı bilmiş.
Wyler, filminde diyaloglardan çok müziğe yer veriyor. Bu yolla adeta, psikolojik gerilim türünün taşlarını yerine koyuyor. Freddie Clegg’i canlandıran usta oyuncu Terence Stamp rolünü hakkıyla canlandırmış. Wyler, karakterlerin duygu değişimlerine odaklanan kamera kullanımı ve film için yarattığı dünyanın yalınlığı ile alışılan tarzıyla karşımıza çıkıyor.
The Collector, şüphesiz William Wyler’ın en iyi filmi değil fakat kesinlikle izlenmeyi hak eden bir film. Tabi eğer kitabı hala okumadıysanız mutlaka izlemeden önce okuyun, aksi halde  hayal kurma özgürlüğünüzü William Wyler’ın kamerasının sunduklarına hapsetmiş olursunuz.




Filmin Künyesi
Filmin Adı: The Collector
Yönetmen: 
William Wyler
Senaryo: 
John FowlesJohn KohnStanley Mann, Terry Southern         
Oyuncular: 
Terence Stamp, Samantha Eggar
Yapım:
 1965
Süre: 
120 dk