avrupa sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avrupa sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2015 Perşembe

Plemya


Plemya vizyon ismiyle Kabile, Ukrayna’lı yönetmen Miroslav Slaboshpitsky’nin senaryosunu yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı filmi. Kabile, yatılı bir işitme engelliler okuluna yeni çocuğun gelmesiyle gelişen olayları konu alıyor. Fakat bu defa sinemanın en bilinen öykülerinden biri olan okula gelen yeni çocuk konseptinin oldukça sert bir uyarlaması ile karşı karşıyayız.
Filmde tek bir diyalog veya alt yazı yok. Bu seçim izleyeni filmdeki çıplak ilkelliğe çağırıyor. Seyircinin her an aktif olduğu bir anlatımı var filmin. Senaryoyu yönetmenle birlikte bir taraftan da izleyen oluşturuyor, kendi diyaloglarını kendi yazıyor. Film adeta bir korku ütopyası tarifi gibi. Öyle ki henüz 18 yaşında dahi olmayan onlarca “çocuk” şiddetin sıradanlaştığı, gri ve kasvetli bir dünyada ölüm kalım savaşı veriyor.


Kabile’de ne yana dönsen farklı bir keşmekeşle yüzleşiyorsun. Çocuk yaştaki seks işçileri, sokak çeteleri, saf kötüler, yalnız ve kaderine terk edilmiş çocuklar hikayenin olağan kalabalığını oluşturuyor. Filmdeki renk ve mekan kullanımı da metnin dünyasını destekliyor. Ukrayna’nın ekonomik dar boğazı ile filmdeki mekanlar paralellik gösteriyor.

Kabile düzeninde adalet bizzat insanlar eliyle veriliyor. Sistem, vahşi ve ilkel bir öz yargı anlayışı geliştirmiş. Bunun yanında rastlantısal da olsa kötü yine talihsizce kötülüğü buluyor. Şiddet ve trajedi karakterlerin günlük rutini dışında düşünülemeyecek kavramlar. Pezevenk karakterinin tır şoförleriyle "iş" yaptıktan sonra yine o tırlardan birinin altında kalarak ölmesi Kabile’de adaletin nasıl işlediğinin berrak bir örneği. 


Filmin önemli konularından biri de “kadın” olma hali. Öyle ki hangi sistemde, hangi coğrafyada, hangi koşullar altında olunduğu fark etmeksizin kadının yine iki kez sömürüldüğü var olan yozlaşma ve yoksunluktan iki kez etkilendiği bir düzen var. Kabile’nin ana karakteri her ne kadar bir erkek gibi görünse de aslında onun aşık olduğu genç kız ve arkadaşı bir başka önemli odak noktası. Özellikle anestezisiz ev kürtajı sahnesi, kadın olmanın her adımı mücadele gerektiren yapısına işaret ediyor.

Kabile’nin ikinci kısmında konu kadın odaklı bir anlatıma döner gibi olsa da yönetmen kürtaj sahnesinden sonra meseleden uzaklaşıyor ve yine şiddet sorunsalını merkeze alıyor. Şiddet hikayenin odakları değişse de filmin her an merkezinde. Bir de şiddetin öğrenilmesi, sıradanlaşması ve aktarılması var. Sistem, şiddet olgusunu ona değmeyen tek bir insan kalmayana kadar bir virüs gibi yayıyor. En sakin ve görece “naif” olan ana karakter bulduğu ilk fırsatta zihinsel engelli çocuğa şiddet uygularken onunla sevişmeyi reddeden genç kıza tecavüz ediyor.


Final ise şiddetin hat safhaya eriştiği pornografik bir patlama anına dönüşüyor. Kabile’nin bütün olarak öylesine sert fakat inandırıcı bir gerçekliği var ki 130 dakikalık süresi ve diyalogsuz anlatımına rağmen seyirciye ulaşmayı başarıyor. Bu noktada filmdeki oyuncuların da tamamen amatör isimlerden seçildiğini belirtmek lazım. Bu tercih de Kabile’nin rahatsız edici inandırıcılığını güçlendiriyor.

Kabile yönetmeni Miroslav Slaboshpitsky’nin ilk uzun metrajlı işi olarak bir hayli başarılı. Sert filmlere aşina seyirciye şiddetle tavsiye ediyorum.

Filmin Notu 8/10


Filmin Künyesi

Filmin Adı: Plemya
Yönetmen: Miroslav Slaboshpitsky
Senaryo: Miroslav Slaboshpitsky
Oyuncular: Grigoriy Fesenko, Yana Novikova, Rosa Babiy
Yapım: 2014

10 Mart 2015 Salı

La Promesse


La Promesse (söz), Dardenne kardeşlerin 1996 senesinde çektikleri ve Avrupa Sineması’nda sarsılmaz bir yer edineceklerinin habercisi olmuş erken dönem başyapıtlarından biri. Her yönüyle bir Dardenne yapıtı olan film, alabildiğine sade üslubunun yanında politik, sert ve direkt bir anlatıma sahip. Neredeyse her Dardenne filminde karşılaşacağınız kırık hayatlar, sistemin savurduğu insanlar ve umudun peşinde olma hali filmin ana atmosferini oluşturuyor.

Başta Cannes Film Festivali olmak üzere gittiği her festivalde onurlandırılan La Promesse için o kadar çok şey söylenebilir ki. Benim filmle ilgili ilk değinmek istediğim: Jérémie Renier. La Promesse, o tarihte henüz 15 yaşında olan Jérémie Renier’in ilk büyük sınavı. Reiner, Igor performansı ile bu sınavın altından öyle ustaca kalkıyor ki; hem seyirciyi çok başarılı gencecik bir aktörle tanıştırıyor hem de Dardenne kardeşlerin sonraki filmleri için oyuncu tercihleri içinde amiral gemilerinden birine dönüşüyor.

Dardenne sineması bu filmde kötülük kavramını sorguluyor ve toplum tarafından kutsanan aile kavramını sert bir dille, her zamanki Dardenne yalınlığı içerisinde eleştiriyor. Çünkü filmde henüz ergenlik çağında olan oğluna bütün kötülükleri aşılayan, onu bir suçluya hatta bir katile dönüştürmeye çalışan kişi bir baba. Yani ataerkil çekirdek aile sisteminde kutsanan, göklere çıkarılan kişi o. Bu noktada, baba karakteri Roger’a hayat veren Olivier Gourmet’in de ne kadar ustalıklı bir iş çıkardığını söylemek gerek.


Filmin birden fazla sorusu var. Dardenne’ler seyirciye dönüyor ve başlıyor peşi sıra sorularını sıralamaya. Kötülük doğuştan mı gelir yoksa aile ve çevrede mi öğrenilir? Vicdan nedir? Bir çocuk nasıl temiz kalabilir? İnsan ne için yaşar? İnsan olmak öğrenilebilir mi?

Jean ve Luc Dardenne, Igor (Jérémie Renier) karakteri sayesinde bu soruların hepsini kendi sinema perspektifleri doğrultusunda yanıtlıyorlar. Igor, umut sömürücülüğü yapan babasının yolundan gitmemeyi seçiyor. Kocasının öldüğünden habersiz bebeğiyle beraber yaşamda kalma savaşı veren Assita’ya yardım ederek, babası tarafından sömürülmüş bu siyah ve göçmen işçi Amidou’ya eşi ve bebeğine sahip çıkacağı yönünde verdiği sözünü tutuyor.


La Promesse’nin sorguladığı konulardan biri de ırkçılık. Assita (Assita Ouedraogo) hem siyah hem de bir kadın. Yani hem ikinci ırk hem de ikinci cins. Bir sahnede, iki adam yol kenarında ayakkabılarını bağlamaya çalışan Assita ve bebeğinin üzerine işiyor. Bu sahnede, Avrupa’nın güzel yüzü ardındaki makyajsız hali çarpıcı bir sinema diliyle eleştirilirken, ırkçılığın evrensel bir insanlık ayıbı olarak dünyanın her yerinde varlık gösterdiği, Assita’ya ve ırkçı saldırılara maruz kalan insanlara yapılanlar insanlık adına duyulan derin bir utanca dönüşüyor.

Filmi izlerken aklıma Rakel Dink’in hayat arkadaşına veda ederken söylediği o unutulmaz söz geldi. Dink, katile değil “Bir bebekten katil yaratan karanlık”a kızmış onu suçlu bulmuştu. La Promesse filminde de, Roger’ın tüm çabalarına rağmen Igor katil olmamaya direniyor. Verdiği sözün ve vicdanının arkasından gidiyor. Assita ise finalde onu değil karanlığa sırtını dönüyor, bir bebekten katil yaratmaya çalışan dünyanın her yerindeki karanlığa.


La Promesse, başarılı oyuncu performansları (bilhassa Jérémie Renier), sade fakat sarsıcı sinema dili ve insanlığa dair taşıdığı kaygıları ile kesinlikle görülmesi gereken bir film. Kaçırılmamalı!

Filmin Notu 8/10


Filmin Künyesi
Filmin Adı:
La Promesse
Yönetmen:
Jean-Pierre Dardenne - Luc Dardenne
Senaryo:
Luc Dardenne, Jean-Pierre Dardenne
Oyuncular:
Jérémie Renier, Olivier Gourmet, Assita Ouedraogo
Yapım:
1996

4 Mart 2015 Çarşamba

Tulitikkutehtaan Tyttö

Kibritçi Kız masalını hepimiz biliriz. Yılbaşı gecesi ısınmak için satamadığı kibritlerini yakan o küçük kızın öyküsü. Bu öykü Andersen Masalları içinde belki de en hüzünlüsüdür. Finlandiya’lı yönetmen Aki Kaurismäki de İşçi Sınıfı Üçlemesi’nin son filmi Tulitikkutehtaan Tyttö (Türkçe adıyla Kibritçi Kız) filminde tıpkı Kibritçi Kız masalındaki gibi gerçekçi bir hikayeye odaklanıyor.

Tulitikkutehtaan tyttö için modern bir Andersen uyarlaması denebilir.  Her iki anlatının ortak noktasında sosyal ve ekonomik sorunlar, yalnız, sevgisiz ve öteki insanlar var. Filmin başlangıç cümlesi: “Görünen o ki soğuktan ve açlıktan öldüler, çok uzakta ormanın içinde”

Film, kibrit fabrikasında işçilik yapan Iiris’in (Kati Outien) yaşamına odaklanıyor. Kaurismaki, filmini kibrit fabrikasındaki makinelerin çalışmalarını göstererek açıyor. Bu giriş izleyeceklerimizin habercisi gibi. Makineler nasıl çalışıyor ve bir aletten beklenileceği üzere sadece görevlerini yapıyorsa Iiris’in hayatında da her şey öyle ilerliyor.

Annesi ve üvey babasıyla neredeyse hiç iletişim kurmayan Iiris genç bir kadın olarak sadece biraz eğlenmek istiyor. Fakat ona biçilen rol eğlenmesine ve kendini iyi hissetmesine izin veren bir yapıda değil. Öyle ki maaşının bir kısmıyla kendine “süslü” bir elbise satın alınca var oluş nedeninin dışına çıktığı kabul ediliyor. Genç bir kadının kendini iyi hissetmek için aldığı bu elbise ona üvey babasından bir tokat ve “orospu” yakıştırması olarak geri dönüyor.


Karşı cins tarafından çekici bulunmayan, ailesi için eve maddi destek olurken ev işlerini halleden bir yardımcı gibi görülen, hiç arkadaşı olmayan, çok az konuşan ve en acısı hiç sevilmemiş olan Iiris’in hikayesi hiçbir sinema oyununa başvurulmadan, olduğu gibi anlatılmış. Iiris ve onun gibi sayısız insanın yaşadığı bu soğuk ve yalnız hikayenin kendisi zaten hiçbir müdahaleye gerek bırakmayacak derecede dramatik.

Filmde müzik Iiris’in dışarıda olduğu sahneler dışında neredeyse hiç kullanılmamış. Bu tercih filmin gerçekçi yapısını destekleyen bir unsur. Her şey öylesine gerçek ve müdahalesiz verilmiş ki hiçbir yerde melodramik bir uzaklaşma yaşamıyorsunuz.

Başroldeki Kati Outinen çok sade ve başarılı bir oyun çıkarmış diğer oyuncular da benzer yalınlıktaki performansları ile onu destekliyorlar. Kaurismaki, sadece 68 dakikalık bu kısa filmine bir hayli etkileyici ve derin bir hikayeyi ustalıkla sığdırıyor.


Tulitikkutehtaan tyttö baştan sona hüzün dolu bir film. Filmi içinizde buruk bir kırgınlıkla izliyorsunuz. Bunun yanında filmin derdini doğru anlatan ve oldukça başarılı bir avrupa sineması örneği olduğunu da söylemek lazım.

Meraklılarının kaçırmamasını tavsiye ederim.
Filmin Notu: 8/10


Filmin Künyesi
Filmin Adı: Tulitikkutehtaan Tyttö
Yönetmen: Aki Kaurismaki
Senaryo: Aki Kaurismaki
Oyuncular: Kati Outinen, Elina Salo, Esko Nikkari
Yapım: 1990