7 Mart 2015 Cumartesi

Çekmeceler


Çekmeceler, Mehmet Binay ve Caner Alper’in Zenne filminden sonra yönetmenlik koltuğuna oturdukları ikinci yapım. İlk filmleri Zenne ile akıllarda kalan ikili, Çekmeceler filminde yine gerçek bir hikâyeden yola çıkıyor. Ve rahatsız ediciliğini gerçekliğinden alan bir büyüme öyküsü anlatıyor.

Filmle ilgili ilk söyleyeceğim etkileyici bir yapım olduğu. Çünkü Çekmeceler, aslında hepimizin bir şekilde içinde olduğu, içinde olmaya mecbur bırakıldığı bir hikâyeden besleniyor. Bu tanıdık hikayede, kadın olmayı bir lanete çeviren erkek odaklı sistemin kadına yaşam hakkı tanımayan düzeninde ayakta kalmaya çalışan Deniz’in (Ece Dizdar) hikayesi anlatılıyor.

Deniz’in hikâyesinin kahramanları iktidara ve bekarete saplantısı olan sözde sanatçı, şiddet yanlısı, bencil ve nefret dolu bir baba ile “ağzımızın tadı bozulmasın”cı bir anne. Deniz, babasının saplantıları ve annesinin görmezden gelmeleri yüzünden cinselliğini oldukça travmatik bir biçimde yaşıyor. Ve çekmeceler açılıyor. Film; kilitler, çekmeceler ve anahtarlar olarak üç metaforik isimle bölümlendirilmiş.


Birinci bölüm yani kilitler, Deniz’in çocukluğuna ve ilk gençlik yıllarına tekabül ediyor. Tüm düğümlerin atıldığı kısım. İlk cinsellik uyanışları, ilk travmalar, ilk orospu yaftalamaları, anne babanın boşanması, bekaret kontrolleri… Deniz’e bu bölümde, hayatın bir masal olmadığı sert bir dille anlatılıyor.

İkinci bölüm çekmecelerde Deniz’in kilitler aşamasında aldığı tüm yaralar su yüzüne çıkıyor. Deniz çocukluğunda çekmecelerine ne doldurduysa burada onları döküyor. Girdiği hiçbir işte başarılı olamıyor, ilişkileri yürümüyor, sevgi arayışına karşılık bulamıyor, git gide daha çok yara alıyor…

Üçüncü ve son bölüm ise anahtarlar. Bu bölümde Deniz etrafa saçılmış her şeyi düşe kalka, yara bere içinde de olsa toparlamaya soyunuyor. Babasının ölümü ile ilk iş olarak yine denize koşup arınan genç kadın adeta bir kez daha doğuyor. Babanın ölümü elbette sembolik, baba hayatta olsa da olmasa da zihinde bıraktığı tahribat iyileşmediği sürece miras bıraktığı hayaletler her zaman zihnin en karanlık yerinde kalıp bir gün bir yerlerde ortaya çıkacak. Deniz de sanki bunu düşünür gibi bakıyor son kez hayatının mimarı olan adama.


Ece Dizdar’ın Deniz rolündeki performansı çok başarılı. Taner Birsel, Tilbe Saran ve Nilüfer Açıkalın da çok iyi iş çıkarmışlar. Oyunculuk anlamında dört dörtlük bir film diyebilirim. Uzun süresi de hikayeye gölge düşürmüyor. Final ise özellikle başarılı. Binay ve Alper her şeye rağmen finalde umudu yeşertmek istemişler. Mehmet Binay-Caner Alper bundan sonra da dokunulmamış konulara değinecek gibi duruyor. Bir sonraki işleri için şimdiden heyecanlıyım.

Film, bitince bir süre kalkamıyorsunuz yerinizden. Deniz birken bin oluyor ismi değişiyor. Özgecan Arslan ve daha nicelerine dönüşüyor. Bu filmi kadınlardan önce tüm erkeklere tavsiye ederim. Mutlaka izleyin ve üzerine düşünün.

Bu ülkede erkeklerin bu konularda düşünmesine ihtiyacımız var. Çünkü biz bu topraklarda yaşamakta ve nefes almakta çok zorlanıyoruz. Öyle ki bu topraklarda kadın olmak, doğduğun günden itibaren ailende, okulda, sokakta, iş yerinde, kısacası yaşadığın, geçtiğin, uğradığın, kaçtığın, dokunduğun her yerde kurduğun veya kurmayı denediğin her ilişkide sadece kadın olduğu için acı çekeceğin anlamına gelir. 

Şanslıysan tacize uğrayacak, kimliğin ve zekan aşağılanacak, dövüleceksin. Şanssızsan yine tacize uğrayacak, kimliğin ve zekan aşağılanacak, dövülecek, tecavüze uğrayacak, yakılacak, öldürüleceksin. Elbette şanssızlığın ölünce de yakanı bırakmayacak. Ölümünden sonra açılan davada dahi yargılanan sen olacaksın. Tahrik unsuru var mıdır diye soracak savcılar. Olur ya adamı tahrik etmişsindir, kim bilir ne giymişsindir öldürülürken.  Hem sonra saat kaçtı acaba tecavüze uğradığında? Hava karardıysa adam haklı bulunacaktır. 

Çekmeceler her şeye rağmen “Açmaktan Korkma” diyor. Hepimiz hikâyelerimizi açıp kadına yöneltilmiş tüm çirkinliklere karşı sesimizi yükselttikçe anahtarlarımıza daha çabuk ulaşacağız. 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun.



Filmin notu 7/10


Filmin Künyesi
Filmin Adı:
Çekmeceler
Yönetmen:
Caner Alper – Mehmet Binay
Senaryo:
Caner Alper – Mehmet Binay, 
İsmail Onur Coşkun, Tilbe Saran
Oyuncular:
Ece Dizdar, Taner Birsel, Tilbe Saran, Nilüfer Açıkalın
Yapım:
2015

5 Mart 2015 Perşembe

Life Itself


Life Itself filmini Beyoğlu Sineması’nda henüz izledim. Filmin bende yarattığı en büyük duygu yazma tutkumu kışkırtması oldu. Neredeyse koşar adım eve geldim ve hemen bilgisayarın başına oturdum. Life Itself, Amerikalı belgesel yönetmeni Steve James’in Roger Ebert’in kendi kaleme aldığı otobiyografisinden yola çıkarak yarattığı bir belgesel.

Film, neredeyse tüm hayatını sinemaya adamış bir adamı, Roger Ebert’i anlatıyor. Ebert’i bizzat kendisi, eşi, eleştirmen arkadaşları ve yönetmenlerin gözünden izliyoruz Life Itself’te.

Sinemaya duyduğu tutku, açık sözlülüğü, yazılarından ve tavırlarından mizahı eksik etmemesi ve bitmek bilmez yaşam azmi ile dolu bir adam Ebert. Öyle ki yakalandığı kanser sesini dahi kaybetmesine sebep oluyor fakat o hiçbir zaman sinema hakkında düşünmeyi ve üretmeyi bırakmıyor.

Sinema eleştirmenliğinin mesleğe dönüşmesine ve insanlar tarafından saygı duyulan bir uğraş haline gelmesine önemli katkıları olan Ebert, en saygın edebiyat ödüllerinden Pulitzer ile ödüllendirilmiş bir sinema insanı.

Steve James, belgeselden beklenen her şeyi veriyor. Fazlasını verdiği dahi söylenebilir. James’in şansı bizzat sorularını cevaplayan kişinin Roger Ebert olması. Film ilk dakikasından son anına kadar temposu hiç düşmeyen bir kitap gibi akıyor.

Filmde Roger Ebert’in eleştirdiği binlerce filmin birkaçından kareler görmek eski bir dostla karşılaşmanın keyfi gibiydi. Belgeselin iskeletini oluşturan hikâyelerden biri de Roger Ebert’in uzun yıllar birlikte televizyonda filmleri birlikte tartıştıkları Gene Siskel ile olan tatlı sert dostlukları idi. Siskel, Ebert’in hayatında çok önemli bir yere sahip. Bir kardeş, bir iş ortağı, bir dost aynı zamanda bir rakip.

Life Itself, sinemaya ve sinema eleştirmenliğine güçlü bir saygı duruşu. Filmi zevkle takip ettim. Roger Ebert’in ömrü boyunca hiç sonlanmamış sinema aşkına eşlik etmek isterseniz kaçırmamalısınız.

Meraklıları için yazarın eleştirilerine ve daha fazlasına www.rogerebert.com sitesinden ulaşılabilir.

“Sinemada görüşürüz Roger.”

Filmin Notu 9/10




Filmin Künyesi
Filmin Adı:
Life Itself
Yönetmen:
Steve James
Oyuncular:
Roger Ebert, Chaz Ebert, Gene Siskel, Martin Scorcese
Yapım:
2014

4 Mart 2015 Çarşamba

Tulitikkutehtaan Tyttö

Kibritçi Kız masalını hepimiz biliriz. Yılbaşı gecesi ısınmak için satamadığı kibritlerini yakan o küçük kızın öyküsü. Bu öykü Andersen Masalları içinde belki de en hüzünlüsüdür. Finlandiya’lı yönetmen Aki Kaurismäki de İşçi Sınıfı Üçlemesi’nin son filmi Tulitikkutehtaan Tyttö (Türkçe adıyla Kibritçi Kız) filminde tıpkı Kibritçi Kız masalındaki gibi gerçekçi bir hikayeye odaklanıyor.

Tulitikkutehtaan tyttö için modern bir Andersen uyarlaması denebilir.  Her iki anlatının ortak noktasında sosyal ve ekonomik sorunlar, yalnız, sevgisiz ve öteki insanlar var. Filmin başlangıç cümlesi: “Görünen o ki soğuktan ve açlıktan öldüler, çok uzakta ormanın içinde”

Film, kibrit fabrikasında işçilik yapan Iiris’in (Kati Outien) yaşamına odaklanıyor. Kaurismaki, filmini kibrit fabrikasındaki makinelerin çalışmalarını göstererek açıyor. Bu giriş izleyeceklerimizin habercisi gibi. Makineler nasıl çalışıyor ve bir aletten beklenileceği üzere sadece görevlerini yapıyorsa Iiris’in hayatında da her şey öyle ilerliyor.

Annesi ve üvey babasıyla neredeyse hiç iletişim kurmayan Iiris genç bir kadın olarak sadece biraz eğlenmek istiyor. Fakat ona biçilen rol eğlenmesine ve kendini iyi hissetmesine izin veren bir yapıda değil. Öyle ki maaşının bir kısmıyla kendine “süslü” bir elbise satın alınca var oluş nedeninin dışına çıktığı kabul ediliyor. Genç bir kadının kendini iyi hissetmek için aldığı bu elbise ona üvey babasından bir tokat ve “orospu” yakıştırması olarak geri dönüyor.


Karşı cins tarafından çekici bulunmayan, ailesi için eve maddi destek olurken ev işlerini halleden bir yardımcı gibi görülen, hiç arkadaşı olmayan, çok az konuşan ve en acısı hiç sevilmemiş olan Iiris’in hikayesi hiçbir sinema oyununa başvurulmadan, olduğu gibi anlatılmış. Iiris ve onun gibi sayısız insanın yaşadığı bu soğuk ve yalnız hikayenin kendisi zaten hiçbir müdahaleye gerek bırakmayacak derecede dramatik.

Filmde müzik Iiris’in dışarıda olduğu sahneler dışında neredeyse hiç kullanılmamış. Bu tercih filmin gerçekçi yapısını destekleyen bir unsur. Her şey öylesine gerçek ve müdahalesiz verilmiş ki hiçbir yerde melodramik bir uzaklaşma yaşamıyorsunuz.

Başroldeki Kati Outinen çok sade ve başarılı bir oyun çıkarmış diğer oyuncular da benzer yalınlıktaki performansları ile onu destekliyorlar. Kaurismaki, sadece 68 dakikalık bu kısa filmine bir hayli etkileyici ve derin bir hikayeyi ustalıkla sığdırıyor.


Tulitikkutehtaan tyttö baştan sona hüzün dolu bir film. Filmi içinizde buruk bir kırgınlıkla izliyorsunuz. Bunun yanında filmin derdini doğru anlatan ve oldukça başarılı bir avrupa sineması örneği olduğunu da söylemek lazım.

Meraklılarının kaçırmamasını tavsiye ederim.
Filmin Notu: 8/10


Filmin Künyesi
Filmin Adı: Tulitikkutehtaan Tyttö
Yönetmen: Aki Kaurismaki
Senaryo: Aki Kaurismaki
Oyuncular: Kati Outinen, Elina Salo, Esko Nikkari
Yapım: 1990

1 Ekim 2014 Çarşamba

American Psycho


Amerikan Sapığı, Bret Easton Ellis’ın aynı adlı kitabından Mary Harron ve Guinevere Turner birlikteliği ile sinemaya uyarlanmış, yeni çağın gelişini tekinsiz bir korkuyla bekleyen başarılı bir toplum eleştirisi.


Filmin sanat yönetimi, kullanılan her detayla çok başarılı bir 80ler portresi çiziyor. 80’li yılların atmosferinde değer verilen olgular Patrick Bateman’ın günlük rutini ile somutlanıyor. Öyle ki, 27 yaşında Harward mezunu bu genç adamın hayatını pahalı giysiler, iyi bir saç kesimi, Wall Street’da bir iş, sarışın modeller, renkli seks fantazileri, pahalı restoranlar oluşturuyor. Fakat  Patrick’in sağlıklı olmayan duygu dünyası filmi bir korku ütopyasına yaklaştırarak konuya Amerikan Sapığı ismi ile atılmak istenen düğümü atıyor.


Onlarca insanı (sıklıkla kadınlar) gözünü kırpmadan, sevdiği müzikler eşliğinde öldüren eğitimli, iyi bir işi ve hatta bir nişanlısı olan bu adam, toplumun çığrından çıkmış anti kahramanı olarak yeni sorular sorduruyor.


Filmin düğümünü Patrick Bateman’ın avukatı ile yaptığı konuşmada çözdüğünü zanneden izleyici, finaldeki iç monologla yeni bir düğümle daha yüzleşmeye itiliyor. Patrick Bateman bu cinayetleri gerçekten işledi mi yoksa hepsi psikolojik sorunları olan bir adamın seri katil fantazileri miydi?


Elbette burada önemli olan sanatsal ve toplumsal kaygı bu ve benzeri sorular sormak. Amerikan Sapığı ve benzer örneklerdeki çaba, cevap bulmaktan ziyade dönüşen toplumsal alışkanlıklara, insanın toplum içindeki konumuna ve yaşamın kırılgan duraklarına karşı sorgulayan gözlüklerimizle bakma fikri yaratmak.


Amerikan Sapığı’nda Christian Bale’in oyunculuğuna da değinmemek olmaz. Müthiş bir iş çıkaran İngiliz oyuncu Amerikan aksanını ve Patrick Bateman karakterini ustalıkla taşıyor.

Keyifli seyirler.

Filmin Künyesi Filmin Adı: American Psycho Yönetmen: Mary Harron
Senaryo: Bret Easton Harris, Mary Harron Oyuncular: Christian Bale, Jared Leto, Justin Theroux, Josh Lucas Yapım: 2000

17 Mart 2014 Pazartesi

Koltuk


Koltuk filmini, 12. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nde izledim. Film, oyuncu olarak tanıdığımız Meltem Parlak’ın ilk yönetmenlik denemesi. Parlak, yönetmenliğin yanında filmin senaryosunu yazıp birde baş rolünde oynamış.

Koltuk için, her yönüyle kadın eli değmiş bir film diyebiliriz. Bunu filmin konusundan, anlattığı öykünün taşıdığı kaygıdan, müziğinden, diyaloglarından anlamak mümkün. “Koltuk” hikayede, hem Meryem’in evliliği kötüye gitmeye başladığından beri evde bir nevi ikinci ev durumunda bulunan kocasının“kirli” koltuğuna, hem de psikolog odasında Meryem’in oturduğu yeni bir hayata (yeni ev) kapı açan terapi koltuğuna işaret ediyor.

Filmde kocası tarafından aldatılmış, boşanma sürecindeki bir kadının hikayesi anlatılıyor. Biz de hikayeye, Meryem’in terapi seansları ile şahitlik ediyoruz. Meryem kırılgan bir kadın ve henüz yalnız kalmaya hazır değil. Boşanmayı bir tür “mutlak yalnızlık” olarak görüyor. Böylece toplumun, boşanmış kadın için çizdiği şablonu kabul etmiş oluyor. Bir seansta psikologunun nasılsın sorusuna “Dulum” diye cevap vermesi bu yaygın ön kabulün esprili bir örneğiydi.


Seanslar sırasında Meryem’in, çocukluğundan beri hep “korunma ihtiyacı” duyduğunu öğreniyoruz. Babasının şakayla karışık dövülecek adam var mı diye sorması onu rahatlatıyor. Fakat yetişkin olduğunda babası, dövülmesi gerektiğini düşündüğü hiçbir adamı dövmeyince bu kırılgan isteği gerçeklerle buluşuyor. Eşinin onu aldatması da korunma ihtiyacının yarattığı evcil huzuru yerle bir ediyor.

Meryem’in yalnızlığını gidermek için flörtleşmeyi seçtiği ilk kişi de tahmin edilebileceği üzere psikologu oluyor. Filmde bu flörtleşme mizanseni bir hayli keyifli yaratılmış. Özellikle Meryem’in Amerika’dan verdiği hasta doktor ilişkisi örneği görülmeye değerdi.

Meltem Parlak yalın ve samimi oynamış. İrfan Kangı ise Parlak’ın yanında inandırıcılıktan biraz uzak kalmış.


Parlak, filmin senaryosunu 3 ay gibi bir sürede yazmış. Filmini de 4 günde çekmiş. Ben senaryonun kadın dünyasına muzip yaklaşımını ve gerçekçi diyaloglarını sevdim. Filmin pek çok yerinde kahkahayla karışık güldüm.


Koltuk, bir “ilk film” olarak hiç fena sayılmaz. Yüzünüzden tebessümün eksik olmayacağı bir film. Meltem Parlak’ın yeni projeleri için takipte olacağım.

İyi seyirler dilerim.



Filmin Künyesi

Filmin Adı: Koltuk
Yönetmen:
Meltem Parlak
Senaryo:
Meltem Parlak
Oyuncular:
Meltem Parlak, İrfan Kangı
Yapım:
2013

19 Ocak 2014 Pazar

American Hustle

Altın Küre’den 3 ödülle dönen American Hustle(Düzenbaz), 10 dalda adaylık alarak Oscar yarışındaki iddiasını kanıtlamış bir kara komedi olarak karşımızda. Yönetmen koltuğunda en son Silver Linings Playbook ile karşımıza çıkan David O. Russell oturuyor.

Film; politikacıların, iş adamlarının, mafyanın içinde olduğu 1978 tarihli bir FBI operasyonunu konu alıyor. David O. Russell gerçek olaylara dayanan bu hikâyeyi sinemanın ona verdiği yetkiye dayanarak kurgusu, müziği, oyunculukları, sanat yönetimi, kostümleri ile temposu yüksek ve başarılı bir seyirliğe dönüştürmüş.
American Hustle’ın karakterlerini, profesyonel düzenbaz Irving Rosenfeld(Christian Bale), yeni bir hayat arayışındaki Sydney Prosser(Amy Adams), kaçık FBI ajanı Richie DiMaso(Bradley Cooper) ve başı tırnaklarıyla dertte olan nevrotik ev kadını Rosalyn Rosenfeld(Jennifer Lawrence) oluşturuyor. Dört ismin de oyunculukları ayrı ayrı takdiri hak ediyor.
Russell, hayatta kalma üzerine bir film yapmış. Vurguladığı temel düşünce ise “Hayatta kalmak sonu gelmeyen bir mücadeledir.” Dört karakterin de hayatla ve kendileriyle bir dertleri var. Irving, henüz çocukken cam kırarak ilk adımlarını attığı düzenbazlığı kredi dolandırıcılığı, sahte sanat eseri ticareti gibi işlerle sürdürmeyi seçmiş. Film boyunca bu hayatta kalma mücadelesi mizah ögeleriyle güçlendirilmiş bir akışla işleniyor. Bir başka önerme de Amy Adams’ın dudaklarından çarpıcı bir şekilde duyduğumuz “İnsan, inanmak istediğine inanır.” Öyle ki, Irving ve Sydney finalde başka bir varoluş mümkün diyerek düzenbazlığa veda ediyorlar.

Filmin,  Irving’in takma saçıyla kelini saklamaya çalıştığı sahne ile açılması izlenmek üzere olunan hikâyeye çok uygun bir giriş olmuş. Kostüm tercihlerine de değinmemek olmaz elbette. Düzenbaz, kostüm seçimlerindeki başarı ile bu daldaki Oscar heykelciğini kimseye bırakmayacakmış gibi görünüyor. Filmin sürprizi ise konuk oyuncu olarak karşımıza çıkan Robert De Niro.
American Hustle, 2 saati biraz aşan süresine rağmen düşmeyen temposu ve oyuncuların güçlü kompozisyonları sayesinde izleyiciyi yormayan bir yapım. Mart’taki Oscar yarışında neler yapacağını merakla bekliyorum.

Keyifli seyirler.



Filmin Künyesi
Filmin Adı: American Hustle
Yönetmen:
David O. Russell
Senaryo:
Eric Warren Singer, David O. Russell
Oyuncular:
Christian Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence
Yapım:
2013

27 Aralık 2013 Cuma

The Shop Around the Corner

Ernst Lubitsch’in son dönem klasiklerinden The Shop Around the Corner, 1940 yılına ait sıcacık bir romantik komedi. 90’ların unutulmaz filmi Tom Hanks ve Meg Ryan’lı “You've Got Mail” ın da ilham kaynağıdır.


Film, bir kitapçı dükkânında çalışan Klara (Margaret Sullavan) ve Kralik(James Stewart) arasındaki tatlı sert aşkı konu alıyor. Gazete ilanı aracılığıyla tanışan Klara ve Kralik'in, mektuplarında birbirlerine ilanı aşk ederken iş yerinde çekişmeleri filmin hikayesini oluşturuyor.


The Shop Around the Corner’ı  iyi bir klasik yapan pek çok nokta var. En başta usta yönetmen Ernst Lubitsch’in aşk anlatılarındaki başarısı geliyor. Lubitsch’in, nezaket dolu mizahı seyir keyfi veriyor. James Stewart ve Margaret Sullavan çiftinin beyazperdedeki birliktelikleri burada da başarıyı yakalamış.“The Wizard Of Oz” hayranlarının hemen hatırlayacağı Frank Morgan da dükkan sahibini canlandırıyor. Buradaki kompozisyonu bana Hulusi Kentmen'i hatırlattı. 

40’ların Amerika’sına gidip bir Noel arifesine misafir olmak isterseniz The Shop Around The Corner’ı tercih edebilirsiniz. Ben, aralıkta izlenebilecek filmler listeme dâhil ettim bile.



Filmin Künyesi
Filmin Adı: The Shop Around the Corner
Yönetmen: Ernst Lubitsch
Senaryo: Samson Raphaelson, Miklos Laszlo
Oyuncular: James Stewart, Margaret Sullavan, Frank Morgan
Yapım: 1940